İliç tabanı üzerinde Erzincan-Erzurum arasında hiç yoktan bir “fay hattı” nasıl oluştu?
Deprem çok ince sarsıntılarla tüm ülkede.
Bazı güçler “mikro” düzeyde hukuksuzluğu sağlayıp sonrasında artık genelin hukuku bu diyerek “makro” düzeyde kendi hukukuna ulaşmak istiyor.
AKP hükümetinin, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) normal işlevleri arasında olan “savcılara özel yetki verilmesi / özel yetkinin kaldırılması” işleviyle ilgili bir karara varması karşısında adeta “hop oturup hop kalkması” ilginç.
İliç tabanı üzerinde Erzincan-Erzurum arasında hiç yoktan bir “fay hattı” nasıl oluştu? Bu, iki üç gündür zaten tartışılıyor. Önce özetleyelim sonra asıl konumuza dönelim:
Basındaki yorumlara göre Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı iki yıldır önemli sayılan bir cemaati izlemektedir, olasılıkla bu izlem ortaya çıktığında yerel-bölgesel –belki de erksel- bir yıldırma baskısı kuruluyor. Başsavcı geri adım atmadığında, hakkında soruşturma açtığı İliç savcısının kimi “ben sana gösteririm” manevraları kullanılmaya başlanıyor. Önce imzasız bir “soruşturulan cemaat silahlıdır” ihbarıyla dosya Erzurum özel yetkili savcılığına kaydırılıyor, ardından tanık olmayan bir tanığın imzasıyla olay Ergenekonlaştırılıyor.
Yazılan çizilen böyle. Bu olanlara özel olarak eğilmeyeceğim. Bu hukukun konusu, zaten soruşturma başlamış durumda; ancak hukukçu olmamama karşın şunu da belirtmeden duramayacağım. Erzurum özel yetkili savcılığının davranış biçimi, basına yansıyan soruşturma soruları, televizyondan yayınlanmış kararın karar kabul edilmemesi ve savcılığın özel yetkilerinin alınması için bakanlıktan yazının gelmesinin beklenmesi arka arkaya yazılınca hukukçu olmayan birinin bile şaşırıp kalacağı bir durum oluşuyor. Bu satırlar alt alta yazılıp kime gösterilse şaşılacak bir durum varken erke sahip olanın “hop oturup hop kalkması” ne anlama gelmektedir?
Basında çıkan ve AKP Hükümeti tarafından düzeltme gelmeyen haberleri, benim izlenimlerimi alt alta yazalım:
AKP Hükümeti
Yargı kararlarında kendilerine uygun düşmeyene yüksek şiddette tepki veriyor. Kendilerine uygun düşen yargı kararlarında ise karşı saydığı tarafın / tarafların tepkilerini yargıya müdahale olarak değerlendiriyor.
Polis gücünü ön plana alıyor. Türkiye'deki polis kurumsallığına ABD'deki FBI yaklaşımını gösteriyor. Bir yandan da ordudaki odaklanmalara çok sert yaklaşırken polis gücünün içindeki kendi lehine olan odaklanmalara seyirci kalıyor.
Türkiye tarihinde görülmemiş bir telefon dinleme trafiğine karşın bu konuda neredeyse ve nedense suskun kalıyor.
Karşıt gelme ve uzlaşmama davranışı gösterip karşı saydığı taraf / taraflar olarak değerlendirdiği kesimden tepki geldiğinde demokrasi istemiyorlar suçlamasına yöneliyor. Meclis çoğunluğuna sahip olmayı TBMM'ne sahip olmayla eşdeğer değerlendiriyor, böylece aslında demokratik bir tutumda olmaktan çok, farklı bir cumhuriyet tarzına, tanımına gitmeye çalışıyor izlenimi yaratıyor.
Mikro ekonomi çökme noktasına geldiği halde görmezden geliyor. Nedense zor durumda olan küçük esnaf tarikatlara akıyor. İnsanı düşündüren bir şey. Yani tarikatlara yakın olan esnafın bir sorunu yok. Tanıdığım ve sonradan tarikatlara yakınlaşan esnaf kesiminden tanıdıklarımdan “Oğlum bu da ne” soruma karşılık hep aynı yanıtı geliyor: “Ağabey başka çarem yoktu”.
Milli Eğitimin içinden çoğu ilköğretim ve lise düzeyi okullarında "işin bitirilmekte" olduğu duyumunu alıyorum.
Üniversiteler -özel olanları dahil- "el" değiştiriyor.
Milli Görüş'ün tarikatlarına soğuk bakan kimi tanıdıklarımın Fettullah içine kaydığına tanık oluyorum ve sayıları giderek artıyor.
“İrticayı” önleme planı kuran çoğu kişi “Ergenekonlaştırılıveriyor” (Bir iki yakınım yazılarımı okuyunca gözleri endişeyle açılarak “seni de almasınlar oğlum” dediklerinde olayın hem ne kadar komik hem de ne kadar trajik bir boyuta “inmiş” olduğunu bir anda hissediverdim). Bir tutum nereye kadar irtica sayılmıyor, nereden sonra irtica adını alıyor bu başka yazının konusu.
Neler oluyor?
Olan çok belli bana göre ama kimi köşe yazarları önceki dönemlerden kaynaklanan demokratikleşememe sorununa o kadar dalmışlar ki “mikro” düzeyde sürdürülen girişimin ne anlama geldiğini gözden kaçırıyorlar –ve bence tam Aziz Nesinlik bir öyküye oturuyorlar-.
Hükümetin kimi bakanlarının tarikat üyesi olduğu iddiası kimi basında yer aldı ve düzeltme gelmedi. Sezgim, “AKP Hükümetinin en önemli görevinin kimi bakanlarının temsil ettiği çeşitli tarikatların irtica kapsamı dışında kalmasını sağlamaya çalışmak olduğunu söylüyor” ve “tüm bu gürültü bu yüzden” diyor. Kanıt toplamaya gitsem belki de Türkiye’yi önde gelen kimi tarikatlar yönetmeye başladı diyebilecek duruma gelebilirim diye düşünüyorum.
Neler oluyor sorusunun yanıtı şu: Çok ince sarsıntılarla sürekli bir deprem titremesi oluyor ve bu titremeler yeni fay hatlarına yol açıyor. Başka bir deyişle bazı güçler mikro düzeyde ekonomik baskıyı artırıp esnafı tarikatlara yöneltmeye çalışıyor; daha önemlisi “mikro” düzeyde hukuksuzluğu sağlayıp bunu genelleştirip sonrasında artık genelin hukuku bu diyerek “makro” düzeyde kendi hukukuna ulaşmak istiyor. Böylece farklı bir cumhuriyet tarzına, tanımına gitmeye çalışıyor. Demokrasiye değil.