Merhaba...
Çiçeklerle bezeli göğsüm… Hayal edilemeyecek kadar beyaz bir elbise içinde bedenim… Açılmış , içindekiler dışarıya taşmış kırık tahta sandıklar içinde, kaybolmuş ayakkabı teklerimin peşine düşmüşüm…. Beyaz üzüm salkımlarıyla dolu sepetler taşıyan tavşanlar geçiyor uzağımdan… Hiç beyaz üzüm görmemiştim bugüne kadar…
Ya tavşanlara ne demeli? Sıralandıkları yolda taşıdıkları işçi ciddiyetiyle zıp zıp ilerlerken bedenleri, yiyemedikleri beyaz üzüm tanelerinde onların da benim gibi akılları fikirleri… Dayakla yetkisini gösteren bilmediğim maymun türleri, sendeleyen tavşanlara , bir çocuk bakıcısı sakinliğinde gösterdikleri sihirli değnekleri ile; sandıklamak istedikleri beyaz üzüm küfelerini yüklemeleri gereken gemileri işaret etmekte... Sinmiş, kocaman kulakları ve kapalı gözleri ile nasıl doğru yol aldıklarına şaşırmış bakakalıyorum… Her türlü güçlükten rahatlıkla kurtulabilecek kaçma becerisine sahip oldukları düşüncesini nereden edindiğimi düşünüyorum… Kurumlu pembe burunları ve bembeyaz parlak tüyleriyle çocukluğumun hayali pofuduk yastıklarıydı tavşanlar.. Önde ilerleyen iki uzun dişleri ve belirgin dudak yarıkları olduğunu, birinin arkasından konuşurken bir büyüğüm duydum ilk defa… “Kime çekmiş bu çocuk anlamıyorum… Şuna bak… Tavşan dişli…Tavşan dudaklı…Üstelik bir de şaşı bakışlı… Kim alır da yakıştırır yanına bu zavallıyı…” Henüz çimdiklenmemiş çocuk kollarımla boynuna sarılıp “Ona öyle demeee…” diyorum… Ağlıyorum … Sümüğüm akıyor… Anacığımın ütüleyip katlayıp her zaman cebime koyduğu canım pamuklu mendilimi arıyorum ceplerimde… Bulamıyorum bir türlü… Sokakta oynarken düştü belki… Yok işte…. yok mendilim… Sümüğümü görmesin diye omzuna iyice abanıp ağlıyorum… O, onu çok sevdiğimi sanıyor…
OYSA BEN SÜMÜĞÜMDEN SAKLANIYORUM…
O gururlanarak, aramızda var olduğuna inandığı duygu selinden, beni kendine iyice bir yapıştırıyor... Sümüklü burnum gerdanına denk geliyor… Islanacak teni… Hay aksi deyip burnumu çekerken garip bir koku doluyor ciğerlerime… Ciğerlerim…Ciğerlerrr… iğğğhhh… Mutfak tezgahının üstünde, koca bir çanağın içinde , kızarmış , daha doğrusu kararmış ciğerler duruyor… Ciğer kızartmış sabah sabah… Sözüm ona kimsecikler uyanmadan, dolanmadan ayağına… Boynuna sargın kollarımı, diri kollarıyla bir çırpıda açıp beni yere indiriyor… Üstündeki mutfak önlüğüne sarmalayıp burnumu temizlediği ciğer kızartması kokan elleriyle başımı bedenine yapıştırıyor bu sefer de… Önlüğüne sıçramış yağ damlacıklarının kokusunu soluyorum… Bir böğürtü yapışıyor boğazıma… Soluğum kesilecek… Ayağımın parmak uçlarında gerinip, kurtarmak istiyorum burnumu memesinden, karnından… Çırpınıyorum… Gerilmiş parmak uçlarımdaki mosmor üşümelerle, canımı taktığım gibi dişime, karnını ısırmak istiyorum… Isırmıyorum… Neme lazım ağzına kadar ciğer doludur belki karnı… Aman yerinde dursun … Patlarsa kendi kendine patlamalı… Bedenime yapışık bu iri kalçaları sıkı bir tekmeyle duvara yapıştırmalı…Tekmeliyorum… O da ne..? Yapışmadı duvara… Çocuk aklımın kıvrımları, gülümserken bu resme, aynı anda öğreniyor “tepeden tırnağa mum kesilmek” nedir diye… İlk tokadımı on parmağında on marifet saklı bu kadından yiyorum… Öfkesini alamayıp bir de yüzümü tırmalıyor üstelik… Tırnağının kirine karışıyor bebek tenim… Karşısında tepeden tırnağa mum kesiliyorum… iki iri damla düşüyor çamaşırıma… altıma işeyeceğim… işiyoruuuummm…. ohhh…. bir tomurcuklu güller eksikti yanağımda … ohhh… o da tamam artık… gülümsüyorum… Ne korkum kalıyor Ne kadın…
Uyanıyorum…
Sıcacııık bir sıcaklık…
Yatağımdayım… Tavşanlar da yok, maymunlar da…
Böyle uyandım bu sabah… Uzanıp yanı başımdaki kaleme kağıda, unutmadan sana yazayım istedim. Gülme öyle diyeceğim ama demiyorum… Çok özledim gülümsemeni… Sen, bugün benim için gülümse olur mu? Ben, senin için… Yüzümde tomurcuklu güller arama…
Ben… Ben...
Yari yardan düşürmedikçe yar gülümseyebileceğim...