Merhaba...
Vakit; sabaha karşı…
Ömrümün bir günü daha bitiyor geceyle birlikte…
Beynime üşüşen akbabaları yakabilecekken sıcacık döşeğimde, bilenmiş kılıçlardan keskin dallar toplayıp, uykusuzluğumu tutuşturuyorum…
Açamıyorum kan çanağına dönmüş gözlerimi hiç bir ışığa… Dua ediyorum… Fakir olsun istiyorum bugün güneş de, ay da… Her kımıltısında ruhumun tükenmiş canımda , sen varsın aklımda… Senden gizli gelebilse gölgen, o bile bana yeter… Deniz tutması gibi dalgalı bir kabarma var midemde… Dudaklarımda; çok ama çok özlediğim yandan çarklı gülüşünün, acemi bir taklidi… Burnum… Kırılıp yere düşmüş sanki direği… Sızlıyor… Az kaldı… uyumazsam sessizliği alnıma yapıştırıp, gün çalacak birazdan kapımı… Herkesten daha alacaklı , dizginlenmiş gür sesiyle , zapt edilemez hüznüme küfürler sıralayacak…
Vakit; sabaha karşı… sana yazmak yerine , uyumalıyım aslında...
Masal Çeşmesine mi gitsem acaba ? Başında beklemiyorsa birileri , sımsıcak bir masalına sarılıp , sızabilirim belki azıcık ,bir köşeciğine kıvrılıp… Evet… Gidiyorum… Haylaz çocukluğumun kırmızı yanaklarını da yanıma alıp , gidiyorum… Bakışlarımı kaçırmadan birilerinden , sek sek oynayarak gidiyorum… Eski bir dostla buluşacağım… İşiteceğim eskimeyecek bin bir sözle , üşümeyi unutacağım… Hırpalanmış yorgun sesim , kaçacak delik arayacak ben çeşmeyle konuşurken… Evet… Evet… Gidiyorum…Yitirmeden neşemi , hazır kurumamışken umudum , bir de güzel ıslık tutturuyorum… Fiiuuufiiiiii… Ne güzel… Fiiuuu….. fiiiiii…… yitirmemişim neşemi… Bak… Islık çalabiliyorum… Fiiiiiuuuuuufffffiiiii… Gidiyorum… Fiiuuf… Fiiuuf… Fiiuuffffiiiifff…
Geldim… Masal Çeşmesinin başındayım şimdi... Azalmış sesinin son kırıntılarıyla yanı başına sere serpe uzanmış sarhoş bir adama gökten düşen elmaları anlatıyor… Adam çeşmenin başına bela olmuş komik sesiyle “ Vurrr elllllmanın dibine gavvvvvvurun çeşşihhmesiihhiiççk…’’diye sızarken , çeşme tenha bakışlarını bana çeviriyor… “ Ben de masal istiyorum…” diyorum.
“Haydi başlasana bir varmış bir yokmuş diye…” Nafile… Tek bir masal akmıyor çeşmeden… Cilveleşiyorum çeşmeyle yüzsüzce… “Haydi ama… Bir varmııııışşş , bir yokmuuuuş…’’
Olmuyor tabii… sökmüyor öyle masal çeşmesiyle cilveleşme… Oysa ne çok masallar akıtırdı bu çeşme bir zamanlar… İnsanı sevincinden ağlatacak , ana kucağı kadar sıcak masallarla doluydu yüreği… Dilinden nar taneleri dökülürdü sözcükler yerine … Tel tel saçlar arasında dolaşırken bir eli , tahta kaşıkla süzme yoğurt ezsin isterdi diğer eli… Mis gibi kavrulmuş nane kokan , kıvamı bozaya ayarlı , içinde ak pirinçlerin saklambaç oynadığı , sıcacık tereyağlı yayla çorbası anlatırdı iç üşümesini geçiren… Sevinilsin isterdi , “ Bu çorba sizin için yapılacak…” derken… “Sevinin ki; ben de sevineyim…’’
Çeşme kızgın…
Kurumuş masalları, akmıyor bana…
Olmadı…
Sen hiç doğru düzgün sevinemedin masallarımla… Olmadı… Çıtır çıtır sonbahar yaprakları bile ( korkularından titreyerek de olsa ) beklerken bahar sevinçlerini, sen müjdeleyemedin sevinçlerini birilerine…
Ciğerine işlemiş bin bir kuruntunun, seni tatlı tatlı sarmalamasına izin verdin… Sadece işin içinden çıkamadığın zamanlarda, göstermelik sevinçler sergiledin… Ben deliler gibi sevinmek istiyordum seninle… Bugün de istiyorum… Şöyle çatır çatır çatlamış bir ekmeğin kabuğunu gizlice dişlemişcesine diyorum…
Söyle neyimiz eksikti bizim?
Niçin çıldıramadı renkler, birlikte baktığımız gökkuşaklarında?
Niçin titriyor ellerin?
Nasıl tükendi barışımız böyle avuçlarımızda?
Kan damlayan yanaklarında , sevinçlerinin bir zerresi bile eksilmemeliydi… Gözünün içinde fer bırakmalıydı düşlerin…Sana , ’’Keşke doğru olmasa…’’ dedirtmeyecek, güzel haberler ulaştırmalıydı… Şah damarın kabarınca öfkeyle, sakladığın karamelalı şekerleri çıkarabilmeliydin cebinden… Nefesin lezzetli kokmalıydı…Hiç salıncaklı oyuncak ata binmemiş de değildin… Şükür tekerlekli sandalye battaniyesinin altında ısınmıyordu dizlerin…Şu an vakit sabaha karşı… Yorgunum en az senin kadar, en ince yerimden… Git şimdi…Unut beni yavaş yavaş… Bana mezarlık önünden geçmemiş düşlerinle geldiğin gün dinleyebilirsin masallarımı ancak… Esirgemezsen nezaketini şayet, iki şey yapmanı istiyorum:
“Oyuncak sandığından çıkardığın gün beni, beni bana geri ver… Bir de varsa tanıdığın birkaç dondurmacı; söyle , biraz erken getirsinler bu sene yazı…”