Yaratıcı, diğer biyolojik fonksiyonları dışında konuşmamız için yaratmış beş duyumuzdan biri olan dilimizi.
İnsanlar, konuşsun, tanışsın ve kaynaşsınlar diye… Dil küçük, yarası ise büyüktür maalesef!. Dilin kemiği de yoktur zaten… Söz ağızdan çıktığı an, geriye dönmesi, döndürülmesi mümkün değildir artık… Bir ok, bir mermi gibi hedefine vararak görevini ifa etmesi beklenir.
O söz, yeter ki ağızdan çıkmayadursun!.. Ya doğrudur, söylenecek kadar güzel ve tatlı… Ya da söylenemeyecek kadar çirkin… O halde, susma erdemine sahip olmalıdır kişi. Atalarımız “konuşmak gümüşse, sükut altındır” demek suretiyle, gümüş değerinde bir sözünüz yoksa altın değerinde bir sükutunuz “olsunu” istemişlerdir, belki de bizden!.. Gereksiz şaklabanlık ve çirkinliklerden uzak durarak, sözün erdemine en çok yakışan “özü-sözü doğru olmak” hasletini taşımak gerekir. Oysa ki, erdemsiz sözün aşındırdığı değerleri geri kazanmak, açtığı yaraları sarmak, yaptığı tahrifatı onarmak çok daha zor olmaktadır.
Günümüz dünyasında insanlar (Müslüman ya da diğer Dinlerden olsun); menfaat, rekabet, çekememezlik, kıskançlık, koltuk sevdası (makam ve mevki), politik çıkar gibi çeşitli sebeplerle birbirleri aleyhine gıybet (dedikodu) ve iftira atmakta/veya yapmaktadırlar. Böylece de insanlar, evrensel ahlak kurallarını ihlal edebilmekte ve erdemli insan olma hedefinden, bu davranışlarıyla da git gide uzaklaşmaktadırlar.
Gıybet (dedikodu), bir insanı gıyabında eleştirmek, çekiştirmek ve hakkında hoşlanmayacağı sözler söylemektir.
İftira da, bir kimsenin yapmadığı bir davranışı veya eylemi, sanki yapmış gibi anlatmak, onda bulunmayan bir özelliği varmış gibi göstermektir.
İftira içinde “yalan” mutlaka vardır. Yalan olmadan, zaten iftira fiili gerçekleşmiş olmaz. O halde, iftira yapan bir Müslüman iki suç birden işlemiş olur. Biri iftira, diğeri de (yalan, münafıklık alameti olduğundan kişi aynı zamanda münafık da olmuş olur) münafıklık (Not: Bu konuda, daha geniş bilgi için Korhaber Sitemizde yayınlanan, 11 Ocak 2010 tarihli “Münafık Ol(ma)mak Mı?” yazımıza bakabilirsiniz).
İslam Peygamberi de gıybet ve iftirayı şu şekilde açıklamıştır. Ashaplarıyla, bir gün sohbet ettiği sırada Peygamber (s.a.v), ashabına: “Gıybet nedir, bilir misiniz?” diye sorar. Yanında bulunanlar da; “Allah ve Resulü daha iyi bilir” derler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) gıybeti, “Kardeşini, onun hoşlanmadığı bir nitelik (sıfat) ile anmandır (vasıflandırmandır)” diye tarif eder. Kendisine “Din kardeşimde söylediğim nitelik varsa” diye sorulduğunda: “Eğer dediğin sıfat kardeşinde varsa, işte o zaman gıybet olur. Yoksa ona bühtan ve iftira etmiş olursun.” buyurur (Müslim, Birr, 70, III, 2001; Ebu Davut, Edep, 40, V, 191-192., Tirmizi).
İftira, tarihin hemen her döneminde meydana gelen, sosyal ilişkileri bozan, toplum hayatını dinamitleyen, insanı ve toplumu içten içe çökerten, hem ferdi ve hem de toplumu rahatsız eden, kişi haklarını ihlal ve haysiyetini zedeleyen, ahlaki zafiyete sebebiyet veren, insanlar arasındaki sevgi bağlarını koparan, nefret ve düşmanlığa sebebiyet veren ve yıkan, dostlukları bitiren, yuvaları yıkan, insanların işlerini, itibarlarını, hatta bazen hayatlarını kaybetmelerine sebebiyet veren çok ama çok kötü, ahlak dışı bir davranıştır.
Bu nedenlerden dolayıdır ki bugün, Dünya’nın bir çok ülkesinde “iftira”, Kanunlarda suç olarak değerlendirilmiş ve “iftira fiili” hakkında çeşitli cezai müeyyideler uygulamaya konulmuştur.
Ülkemizde de “iftira” ile ilgili düzenleme Türk Ceza Kanunumuz (md. 267) ile yapılmış ve anılan Kanunun mezkur maddesinde, iftira fiili, “…işlemediğini bildiği halde,…bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat etmek…” şeklinde tarif edilmiş ve aynı maddenin müteakip fıkralarında ise iftira suçunu işleyen kişi/veya kişiler için çeşitli “hapis cezası” öngörülmüştür.
Kuran’ı Kerim;
Gıybeti (dedikoduyu), ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetmiştir (Hücurat Suresi: Ayet-12).
İftira hakkında da “Mü’min erkeklere ve Mü’min kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir” buyurmuştur (Ahzab-58).
Gıybet (dedikodu) yapan ve iftira atan insan, ahlakından taviz vermiş, kul hakkı yüklenmiş ve büyük günah işlemiş olur. Gıybeti yapılan veya iftiraya uğrayan kimse, hakkını helal etmedikçe kişi gıybet ve iftirasının günahından kurtulamaz. Çünkü gıybet ve iftira yapmak kul hakkı yüklenmektir. Kul hakkını ise Allah bağışlamamaktadır (Vaaz Projesi. Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Burhan ERKUŞ).
Diğer yandan, Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allah’u Teala onu Cehennemde bırakır.” sözü ise daha korkunçtur (Tirmizi).
İslam Sahabelerinden Süfyân b. Abdullah (r.a.) sevgili Resul ile arasında geçen bir konuşmasını şu şekilde anlatmaktadır. "Ey Allah’ın Elçisi! Bana sımsıkı sarılacağım bir amel söyle" dedim. Peygamber Efendimiz “Rabbim Allah’tır de, sonra dosdoğru ol” buyurdu. Kendisine, "Ey Allah'ın Elçisi! Hakkımda korkacağın şeyin en tehlikelisi nedir?" dedim. "Mübarek dilini (eliyle) tuttu sonra, işte budur” buyurdu (Tirimizî, Zühd, 60 (IV, 607).
O halde, Allah’ın (c.c) yarattığı varlıklar içinde en şereflisi olan insanın o güzel ve kibar ağzına küfür, kötü söz, gıybet ve iftira asla ama asla yakışmamaktadır. O narin ağza, yakışsa yakışsa ancak, tatlı dil ve güzel söz yakışabilmektedir. Hele o güzel söz, bir de gönül pınarından akıp gelen sevgiyle ve çehrede güneş gibi doğacak sıcak bir tebessümle birleştiği zaman ne olur? Neler olmaz ki!!!. Gönüller feth olunur, kalpler kazanılır, yüzler güler, dostluklar yeşerir…Hz. Peygamber “Güzel söz sadakadır” (Buhari, Müslim), “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” derken, Müslümanların olmazsa olmaz vasıflarını tarif etmemiş mi dir? Bir önceki paragrafta belirttiğimiz gibi ”dosdoğru ol ve diline sahip ol” diye Müslümanlara erdemi insan olma hedefini göstermemiş mi dir? Şu halde, bir Müslüman, yaptığı gıybet ve iftiranın savunuculuğunu asla yapamaz, savunacak bir gerekçe de gösteremez. Aksi halde, Peygamberini kale almamış olur ve riya (ikiyüzlülük) kokulu “Elhamdülillah! Müslüman’ım” söylemi de pek fazla inandırıcı olmaz.
Gıybet (dedikodu) ve iftiradan uzak kalmamız ve erdemli insan olma özelliğine sahip olabilmemiz için;
-Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin söylediği gibi; elimize, belimize ve DİLİMİZE kesinlikle sahip olmalıyız.
-Yunus Emre’nin;
“Söz ola, kese savaşı,
Söz ola, bitire başı,
Söz ola, ağulu aşı,
Bal ile yağ ede bir söz.”
Dörtlüğünde belirttiği sözün erdemine, mutlaka ulaşmalıyız.
-Hz. Mevlana’nın;
“Suskunluğum, asaletimdendir.
Her lafa, verilecek bir cevabım var.
Lakin; bir lafa bakarım, laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye.”
Söylemine kulak vererek, o asalete sahip olabilmek için, toplum içinde biraz dinlemesini bilmeliyiz ya da öğrenmeliyiz. Ve yine, erdemli bir söze sahip olabilmek için de “adam gibi adam olmak” zorundayız.
-Atalarımızın söylediği “İki dinle, bir konuş” sözünü, tekrar uygulamaya koymalıyız.
- Çok sevdiğim değerli bilim adamı Prof. Dr. Ali Akyüz hocamın;
“Erdemli insan;
İnsanlara saygısı,
Dostlarına sempatisi,
Düşmanlarına antipatisi,
Olaylara empatisi,
Olandır”
Şeklinde tarif ettiği erdemli insan özelliğine, mutlaka ama mutlaka ulaşmalıyız.
Gıybet ve iftiradan uzak kalan, bütün erdemli insanlara selam olsun.
Sevgi ve saygılarımla!..