“Tanışmamızın bir sakıncası var mı?” deyip, kendinden emin bir tavırla elini uzattı.
Karşısındaki genç bayan gülümsüyor gibi görünse de soğuk bir tebessümle, “Yok.” dedi. Biraz bekledikten sonra, “Adım Handan” diye ekledi.
Yalnız değillerdi. Handan’ın çevresi kalabalıktı. Bunlardan bir kısmı Sedat’ın da tanıdığıydı. Daha doğrusu meslektaşıydı. Sedat, tanımadığı bu güzel bayana yaklaşabilmek için, onun yanındaki meslektaşlarını kullanmış, meslektaşlarına üstünkörü bir “merhaba” dedikten sonra, doğrudan genç bayana yönelmişti. Genç bayanın adını öğrendikten sonra kendi adını söyleyip, “mesleğe yeni girdiniz galiba,” diyerek diyalogu devam ettirmeye çalıştı. Bunda başarılı da oldu. En azından nerede çalıştığını öğrendi.
Mesleğin yeni stajyerlerinden Handan, güzelliği ve cazibesiyle çevresindekilerin ilgi odağı durumundaydı. Çevresindekilerin çoğu, “kuşu kafese alabilme” sevdasıyla, bir umut, Handan’ın etrafında dört dönüyor, diğerleriyle gizli bir yarış halinde türlü numaralara girişiyordu. Zaman zaman gülünç duruma düşseler, şakayla karışık birbirlerini alaya almaya çalışsalar da, bilmiyorlardı ki, bütün bu çabalar Handan açısından hiçbir anlam ifade etmiyordu. Yeşil gözleri, beyaz teni, kumral-sarışın arası saç rengiyle sanki İskandinav ülkelerinde yetişmiş bir insan izlenimi veren bu genç kız, çevresindekilerin ilgisinden memnun, herkese gülücükler dağıtmakla meşguldü.
Gençliğini geride bırakmış, orta yaşlarının ortalarında bulunan Sedat, Handan’ın güzelliğinden, kendisi de şaşıracak düzeyde etkilenmişti. O sıralarda eşinden ayrı yaşayan Sedat, geçmişteki bazı “maceraları” nedeniyle, camiada, “Kazanova Sedat” olarak anılıyordu.
Ne var ki, Handan onun yaşamında bir dönüm noktası olacaktı. Handan’la tanıştıktan sonra başka birisini düşünemez olmuştu. Bütün düşüncesi Handan’la yeniden nasıl karşılaşacağı üzerine yoğunlaşmıştı neredeyse. Dolaylı yollardan hakkında edindiği bilgilerle çeşitli olasılıkları değerlendiriyor, geçerli bir yol bulmaya çalışıyordu. Sonunda en uygun yol olarak, Handan’ın çalıştığı kurumdaki eski bir arkadaşını ziyaret etmeyi gördü. Orada büyük olasılıkla Handan’la da karşılaşırdı. Sonra nasıl olsa gerisi gelirdi. Ne var ki, ziyareti sırasında Handan dışarıda, görevdeydi. İlk girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığını düşünüyordu ki, arkadaşının bir sorusuyla düşünceleri bölündü.
Yurtiçindeki bir geziye, kendi kuruluşlarının kimi göndereceğini soruyordu arkadaşı.
“Daha görevlendirilmedi,” diyordu ki, kafasında şimşek çaktı.
“Siz kimi göndereceksiniz?” diye sordu.
“Esin gidecek; ama yanına bir stajyer vereceğiz. Handan diye bir stajyerimiz var. Maşallah canavar gibi; çok cevval,” dedi.
İşte bu, Sedat için bulunmaz bir fırsattı. Hızla planını yaptı. Geziye o da katılacaktı...
İki günlük Antalya gezisi sırasında Sedat, Handan’la tahmin edemeyeceği düzeyde yakınlık kurdu. Başlangıçtaki tedirginliği daha ilk saatlerde kaybolup gitmişti. İlk diyalogları o kadar doğal ve rahat başlamıştı ki, devamını getirmek hiç zor olmadı. Bu durum Sedat’ın kendine olan güvenini de artırmıştı. Böylece daha rahat bir tavırla yakınlaşma girişimlerini yoğunlaştırabildi. Aslında aradaki yakınlığın devamında, Handan’ın samimi, cana yakın davranışları ve konuşkan biri olması da önemli rol oynamıştı.
Gezinin bitiminde, sanki uzun süredir birbirini tanıyan iki samimi arkadaş durumuna gelmişlerdi. Ertesi hafta Sedat telefon edip, hal-hatır sorduktan sonra Handan’ı yemeğe davet etti. Canlı müzik yapan bir balık lokantasına gittiler. Arka arkaya yuvarladıkları kadehler, neşeli sohbetlerinin mezesi oldu. Daha yirmili yaşların ortalarında bulunan Handan’ın içkiye bu kadar alışkın olması Sedat’ı bir ölçüde tedirgin etse de, sarhoş olmadığını görmesi rahatlık sağladı. Hatta içinden, “Belki de böylesi daha iyi” diye geçirdi.
Gecenin ilerleyen saatinde, Sedat uygun bir anına denk getirip, sağ eliyle masanın üzerinden Handan’ın sol elini tuttu. Handan hafif bir tebessümle Sedat’ın gözlerine baktı, ama elini çekmedi. Bundan cesaret alan Sedat, kızın diğer elini de sol eliyle avucunun içine aldı. Hâlâ göz göze bakışıyorlardı. Sedat birden, “Senden çok hoşlanıyorum,” dedi. Handan’dan hiç ses çıkmadı. Sedat devam etti.
“Biliyorum, aramızda bir hayli yaş farkı var. Ama ne yapayım ki gönül bu. İlk karşılaştığımız günden bu yana hep seni düşündüm, hep seninle ilgili planlar yaptım. O Antalya gezisine de, senin gideceğini bildiğim için, seninle birlikte olabilmek için katıldım. İyi ki öyle yapmışım...”
Sedat, Handan’ın da bir şey söylemesini bekliyordu. Ama ondan ses çıkmayınca, “Ne düşünüyorsun?” diye sordu. Hâlâ Sedat’ın gözlerine bakmakta olan Handan, yavaşça ellerini Sedat’ın ellerinden sıyırdı ve bakışlarını masaya çevirdi. Bir yudum daha içki aldıktan sonra;
“Sen iyi bir arkadaşsın. Ne olur darılma; ama ben böyle bir şey düşünmemiştim. Bu benim için sürpriz oldu. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama biz nasıl olsa dostuz. Öyle değil mi?”
“Elbette. Zaten bu benim düşüncemdi. Senin de aynı duyguları paylaşmanı beklemek... Aslında tabii, ne bileyim... Neyse boş ver. Haydi dostluğumuza içelim!”
Aslında hevesi kursağında kalan ve bozuntuya vermek istemeyen Sedat, kurtuluşu yeniden kadeh kaldırmakta bulmuştu.
Oysa hiç de karamsar olması gerekmiyordu. Çünkü Handan, Antalya gezisinden bu yana Sedat’tan bir girişim bekliyor, bunun ne zaman ve ne şekilde olacağını merak ediyordu. Ancak konu daha ilk açıldığında hemen “evet” demek istemiyordu. O yüzden açık kapı bırakmayı yeğledi. Ama Sedat nedense bunun farkına varamamıştı. Hatta reddedildiğini düşündüğü için, o geceden sonra neredeyse bir hafta Handan’ı aramadı.
Arayan Handan oldu. Handan masum bir bahaneyle, bir meslek büyüğü olarak bir konuyu danışmak üzere(!) Sedat’ı aradı. İşle ilgili soracağını sorduktan sonra, “Niye aramıyorsun?” diyerek konuya girdi. Sedat, “Ya işte, iş-güç,” gibi gevelemelerden sonra, “İstersen buluşalım.” dedi. “Tamam; olur.” yanıtını alınca içinde yeniden bir umut doğdu.
Bu seferki buluşma, Sedat’la Handan’ın dostluklarını sevgililiğe dönüştürerek noktalandı. Özellikle Sedat havalarda uçuyordu. Akşam kısa gelmişti. Yemek yedikleri yerden çıktıktan sonra Gaziosmanpaşa tarafında bir bara gidip geceyi uzattılar. Bardan sarmaş dolaş çıktıklarında saat sabaha karşı üç civarıydı. Sedat, Handan’a kendisinde kalmayı teklif etti, ama olumsuz yanıt alınca onu evine bırakıp, kendi evine döndü.
Sabaha az bir zaman kalmış olmasına karşın, Sedat evinin yalnız ve sessiz ortamında bir kadeh daha içki içme ihtiyacı duydu. Hem neşeli, hem kaygılıydı. Kaygılanmasına neden olan birden çok konu vardı.
Oturduğu evi yeni kiralamıştı, yalnız yaşıyordu. Kendisini bekâr, daha doğrusu eşinden ayrılmış biri olarak görmesine karşın, halen resmi olarak evliydi. Boşanmamışlardı. Bunun nedeni, her ikisinin de mahkemeye giden taraf olmak istememesiydi. Oysa çocukları olmadığı için boşanmaları çok kolay olabilirdi. Evlerini ayırmış olmalarına rağmen resmen boşanmamış olmanın ileride ne gibi sorunlar yaratabileceğinin o zamanlar farkında değillerdi belki de.
Sedat’ın evden ayrılmasından bu yana neredeyse bir buçuk yıl olmuştu. İlk ayrıldığında mobilyalı küçük bir ev kiralamış, ama nedense buraya içi ısınamamıştı. Şimdi ise baştan sonra yeni mobilyalarla döşettiği bu daire onun asıl ve gerçek eviydi. Kalburüstü insanların oturduğu bu semtte, yeni inşa edilmiş apartmanın onuncu katındaki dairesinde, dilediği gibi, sakin ve mutlu bir yaşam sürmeyi planlıyordu. Handan da buraya sık sık gelebilir, yeni yaşamının bir parçası olabilirdi. Handan aklına gelince yeniden neşelendi; içini bir sevinç kapladı. Bu düşüncelerle sabaha doğru yatağına uzandı.
***
Handan’la Sedat’ın ilişkileri ilerledi; birkaç ay içinde neredeyse karı-koca hayatı yaşamaya başladılar. Handan sık sık Sedat’ta kalmaya başladı. Hatta odanın biri ona tahsis edildi.
Ancak her şey güllük gülistanlık gitmiyordu. Başlangıçtaki romantik aşk ve pembe ilişkiler birlikte yaşamaya doğru kaydıkça umulmadık sorunlar çıkmaya başladı. Karşı taraftan beklentilerle pratikteki davranışlar arasındaki uyumsuzluk, özlenen ve hayal edilen ile gerçek yaşam arasındaki uyuşmazlık, yeni yeni sorunlara kaynaklık ediyordu. Buna bir de kıskançlık eklenmeye başlamıştı son zamanlarda.
İlk ciddi kavgaları, birlikte çıktıkları tatil sırasında gerçekleşti. Aslında tam da birlikte çıktıkları söylenemezdi. Çünkü Sedat, Handan’dan iki gün önce gitmiş ve otelde yalnız kaldığı iki gün boyunca bir hayli stres biriktirmişti. Handan ailesiyle ilgili sorunları ileri sürerek iki gün sonra Sedat’a katılabileceğini söylemişti. O iki günün sonunda, Sedat havalimanından Handan’ı almaya gitmiş, anlamsız bir gerekçeyle daha orada tartışmışlardı. Ancak tartışma kısa sürmüş ve tatlıya bağlanmıştı.
Oteldeki ilk geceleri olağanüstüydü. Tam bir aşk sarhoşluğu içinde, patlatılan şampanyalar, şehvetli sevişmeler, tatlı bir orgazm yorgunluğuyla uykuya dalmalar, uyanıp yeniden sevişmeler... Gecenin özeti buydu.
Son kez uyandıklarında neredeyse öğle üzeriydi. Duşlarını alıp çıktılar ve ilk aşklarının kıvılcımının oluştuğu bu sahil kentinde, kısa bir tur atıp, denize nazır lüks bir lokantaya demirlediler. Öğle yemeğiyle akşam yemeğini birleştirdiler neredeyse burada. Daha sonra bir barda birkaç kadeh içkiden sonra, erkenden otel odalarına döndüler. İlk günkü kadar olmasa da yine güzel bir gece geçirdiler.
Biri genç, değeri orta yaştaki bu aşıkların bir haftalık tatil şeklindeki rüyası, ertesi gün Handan’ın, “Benim yarın Ankara’ya dönmem gerekiyor,” sözleriyle bıçak gibi kesildi. Handan’ın ansızın söylediği bu sözleri, önce şaka sanarak ciddiye almadı Sedat. Ancak Handan’ın ne kadar ciddi olduğunu anlaması fazla uzun sürmedi. Anlayamıyordu; niye? Niye gitmesi gerekiyordu?
“Ailem nedeniyle!” diye Handan’ın kestirip atması ve daha fazla açıklama yapmayışı Sedat’ı daha bir rahatsız etti. Ne yapsa kalmaya razı edemedi ve Handan ertesi gün Ankara’ya döndü. Handan’ın gidişinden sonraki iki günlük yalnızlık dönemi adeta bir kâbus gibi geçti. Acı ve hüzün dolu bu iki gün, Sedat’ın Handan’la ilgili ileriye dönük planları ve hayallerinin harcını da oluşturdu.
Vardığı karar, Handan’la ilişkilerini bitirmek ya da en azından askıya almaktı. Sedat, aldığı kararın en azından kendisi açısından ne kadar uygulanamaz olduğunu, daha Ankara’ya dönüşünün üçüncü gününde anladı. Handan’ın bin türlü özür dileme ve işveyle davet ettiği yemekte, sanki hiçbir sorun yaşanmamış gibi, her şey yeniden rayına girdi. O gece Handan Sedat’ta kaldı ve yine şehvet dolu bir gece geçirdiler. Sedat içinden, “İyi ki noktayı koymamışım,” diyordu.
O sırada nokta konulmasa da, Sedat’la Handan arasındaki “fırtınalı aşk”ın ömrü fazla uzun olmayacağa benziyordu. Aradaki sorunlar, pürüzler, beraber olduklarında tekrar tekrar giderilip, özellikle Sedat’ın evindeki yatak odasında yeniden ve yeniden tazelenen bir aşka dönüşse de, kaçınılmaz sonu engelleyemeyecekti. Kuşku ve güven yitimi, ilişkiyi dinamitleyen temel unsurlar olacaktı. Bunun, her iki taraf açısından haklı gerekçeleri de vardı...
Sedat’ın Handan’la ilgili öğrendiği bilgiler her geçen gün ona olan güvenini azaltıyor, kuşkularını artırıyordu. Başlangıçta kız arkadaşıyla birlikte oturduğunu, ancak ailesinin de Ankara’da olduğunu ve bazen onlarda kaldığını söylemişti Handan. Ancak Sedat sonra öğrendi ki, Handan’ın ailesi İzmir’de yaşıyordu. Handan’ın bazı geceler telefonunu kapatarak ortadan kaybolması da, yine açıklanmaya muhtaç bir durumdu. Örnekler çoğaltılabilirdi. Fakat en önemlisi ve bardağı taşıran damla, Handan’ın daha önce “kuzenim” dediği birinin gerçekte onun “dostu” olduğunun ortaya çıkması oldu. Bunu öğrenmek Sedat açısından pek kolay olmadı. Bu konudaki ilk bilgiyi, Handan’ı da tanıyan yakın bir arkadaşından almıştı. Handan’la bir barda karşılaştıklarını belirten arkadaşı, “Yanında biri vardı. Çok samimi pozdaydılar. Beni görünce Handan toparlanmaya çalıştı. Yanındaki adamı ‘kuzenim’ diye tanıştırdı; ama bana pek öyle gelmedi.” diye devam etmişti.
Daha sonra Sedat’la konuşmaları sırasında da, söz konusu kişinin “kuzeni” olduğunu tekrarlamıştı Handan. Ancak Sedat’ın araştırmaları onu haklı çıkardı: Adı geçen kuzenin, hiç de tekin olmayan, mafyavari ilişkileri bulanan bir “işadamı” olduğunu öğrendi Sedat. Yapılacak tek iş, Handan’la ilişkilerini tamamen kesmekti. Bunu ona söylediğinde aldığı yanıt, Sedat’ı yeni bir şok dalgasına soktu.
“Sen başkalarıyla birlikte olurken ben sesimi çıkarmayacağım. Aynı şeyi ben yaptığımda kıyamet kopacak; öyle mi!” diye bağırmıştı Handan. Sedat’ın yanıtlamasına bile fırsat vermeden, devam etmişti bağırmaya.
“Yok öyle şey. Bu ilişki böyle bitmez. Bitemez; bitmeyecek...” Aniden durdu, sesini alçalttı ve alabildiğine masum bir tonda, “Seni çok seviyorum. Özür dilerim. Ne olur devam edelim. Her şey çok güzel olacak.” diyerek sözlerini sürdürmüştü.
“Peki ya kuzenim dediğin vatandaş?”
“Onunla ilişkimi bitireceğim. İnan bana. Aslında daha önce bitirmek istiyordum; ama olmadı. Ama bir anda bunu yapamam. Ne olur anlayışlı ol. O üstelik seni biliyor. Kendisini terk etmediğim sürece bu konuda bana karışmayacağına söz verdi.”
“Bu ne biçim bir insan, bu ne biçim bir ilişki ya!”
“Belki ileride sana anlatırım.”
“Şimdi anlatsan.”
“Olmaz. Yapamam.”
Handan anlatmadı, anlatamadı. O adamla olan ilişkisi parasal bir temele dayanıyordu ve Handan ona bir anlamda bağımlıydı. Ailesinin maddi durumu iyi olmayan Handan’ın, arkadaşıyla birlikte oturduğu evin kirasını o adam ödüyordu. Bununla da kalmıyor, Handan’ın masraflarının önemli bir bölümünü de karşılıyordu. Tabii karşılığını da bir şekilde alıyordu...
Son konuşmalarından itibaren Handan’dan uzak durmaya çalışan Sedat, kızın bir türlü yakasını bırakmamasına hayret ediyordu. Ayrılmak istediğini, artık görüşmek istemediğini defalarca söylemesine rağmen Handan’ın ısrarlı tutumuna anlam veremiyordu.
Cep telefonunu kapalı tuttuğu, peşi peşine çalan ev telefonuna da cevap vermediği bir akşam, Handan Sedat’ın evine kadar gelmişti. Apartman girişinden kapısı çalındığında gelen kişinin Handan olduğunu tahmin etmekte zorlanmayan Sedat, önce kapıyı açmak istememiş, ısrarlı zil sesi karşısında, diyafondan “Kim o?” demek durumunda kalmıştı. Handan’ın, “Sedat kapıyı aç!” şeklindeki emir veren çığlığı, başka bir seçenek bırakmamıştı Sedat’a. Apartman kapısını açmıştı; ama eve girmesini istemediğini belirtip, geri çevirebileceğini düşünüyordu şimdi Sedat. Ancak asansörden hışımla çıkan Handan, Sedat’ın bir şey söylemesine fırsat vermeden kapıyı hızla itekleyip içeriye dalmıştı. Handan’ın gözlerindeki dehşet Sedat’ı korkutmuştu. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemez haldeydi. Sadece, “Niçin geldin?” diyebildi.
“Ne demek niçin geldim?” diye bağırmaya başladı Handan.
“Neden gelmeyecekmişim? Daha düne kadar bin türlü vaatle beni buraya getiren sen değil miydin? Geçmişte yaptıkların gibi beni de kullanıp atacağını mı düşündün...”
Handan, Sedat’ın geçmişi hakkında bir hayli bilgi sahibi olmuştu anlaşılan.
“Lütfen yavaş konuşur musun!”
“Konuşmazsam n’olacak! Evden mi atacaksın. Sen zahmet etme ben kendimi atarım.”
Handan hızla pencereye gidip, camı açarak bir ayağını dışarıya sarkıttı. Sedat şok olmuş halde ne yapacağını bilemezken, Handan hâlâ bağırıyordu:
“Gitmemi istiyor musun? Yemin ederim atarım kendimi? Benim için zor olmaz. Kurtulursun benden...”
Nihayet kendine gelen Sedat, ani bir hareketle Handan’ı kolundan tutup içeriye çekti. Aynı çeviklikle pencereyi kapattı.
O sırada kapı zili çaldı. Kapıyı açan Sedat, yan komşusuyla alt katta oturan komşusunun endişeli ve kızgın bakışlarıyla karşılaştı. Daha onlar bir şey söylemeden, “Özür dilerim. Sorun yok, artık sorun yok. Tekrar özür dilerim.” deyip, kapıyı kapattı.
Salona döndüğünde, elinde sigarayla Handan’ı biraz sakinleşmiş gördü. Sigara içen birisi değildi oysa. Yanına varıp oturdu. Handan, Sedat’a sarılarak, “Kendimi kaybettim. Özür dilerim.” diyerek kekeledi. Sonra başını Sedat’ın göğsüne yaslayıp, ağlamaya başladı. Sedat, “Yeni bir seremoni başlıyor,” diye içinden geçirirken, bir yandan da Handan’ın saçlarını okşuyor, sakinleştirmeye çalışıyordu.
Nasıl olduysa, ne şekilde başladıysa, kendilerini koltuğun üzerinde sevişir buldular. Bu ateşli sevişme yatak odasında son buldu.
Normalde bu tür zamanlarda tatlı bir uykuya dalan Sedat, bu kez bir türlü uyuyamadı. Yaptığından pişmanlık duyuyor, “Niye seviştim?” diye kendisinden hesap sormaya çalışıyordu. Yanındaki Handan’a baktı; uyuyordu.
Kalkıp salona geçti. Bir kadeh viski doldurdu ve yeniden düşüncelere daldı. “Bu kızdan kesin olarak ayrılmanın bir yolunu bulmalı!” diye düşünüyordu. Bunun bir yolu olmalıydı. Çeşitli seçenekleri gözden geçiriyordu.
Sonunda kararını verdi: Gizlice evi taşıyacak, telefon numaralarını değiştirecekti. İşyerinde de santralı ve bölüm sekreterini sıkı sıkı tembihleyecek, nasıl olsa sesini tanıdıkları Handan’ı kesinlikle bağlamayacaklardı.
Gerçekten de Sedat o hafta sonunu ev aramakla geçirdi. Halihazırda oturduğu evin yakınındaki bir semtte yeni bir ev kiraladı. Bu girişiminden, çok yakınındaki birkaç kişi dışında kimseye söz etmedi. Hafta içinde evini taşıdı. Bu arada telefonlarını da değiştirdi. İzleyen haftalarda, birkaç kez işyerinden aramayı denemesi dışında ses çıkmadı Handan’dan. Galiba operasyonu başarılı olmuştu. Nihayet kurtuluyordu Handan’dan. Sadece bazı günler sanki takip ediliyormuş gibi bir endişeye kapılıyor, daha ilk günden itibaren yaptığı gibi, yeni evine farklı güzergâhlardan gitmeyi sürdürüyordu.
Yine takip edildiğini sandığı bir gün, bunun bir paranoya mı, yoksa gerçek mi olduğunu anlamak için eski evinin olduğu yöne doğru gitti. Niye oraya gittiğini tam bilemiyordu. Evin olduğu sokak değil; ama başka bir sokağa girip, park etti. Takibinden şüphelendiği aracın da aynı sokağa girdiğini, kendi hizasını geçtikten sonra onun da park ettiğini hayretle izledi. Sedat, hem endişelenmiş, hem korkmuştu. Yeniden hareket etti ve yanından geçerken takipçi aracın içindekileri görmeye çalıştı. Ancak, aracın camlarından içerisi görünmüyordu. İki sokak ileriden sağa sapıp yeniden durdu. Aynı araç peşindeydi. Korkusu biraz daha artmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Sonra hızla hareket ederek sokaktan ana yola çıktı. En kestirme yolla işyerine geldi. Sanki önemli bir şey unutmuş gibi masasını karıştırıp bir dosyayı koltuğuna sıkıştırdı. O arada çaktırmadan dışarıyı gözetlemeye çalıştı. Çevrede takipçi araca benzer bir araç göremeyince biraz rahatladı. Kendi arabasındaki bir sorunu bahane ederek, işyerine ait araçlardan biriyle evine döndü.
***
Aradan birkaç hafta geçmişti. Eski bir kız arkadaşıyla hafta sonunda gittikleri Gölbaşı’nda yine takip edildiklerini görerek, tedirgin oldu. Aşıklar tepesi denilen yere arabayı çekmişler, yanlarında getirdikleri şarabı içmeye niyetleniyorlardı ki, 200 metre kadar gerilerinde, daha önce kendisini takip eden arabayı fark etti. Olup biteni anlamasını istemediği arkadaşına, “Keşke başka yere gitseydik. İstersen Eymir’e gidelim.” önerisinde bulundu. “Hem orada bir şeyler de yeriz.” diyerek önerisini güçlendirmeye çalıştı. Önerisi kabul edilince sevindi. Hemen arabaya binip, oradan uzaklaştılar. “Hem” diye düşünüyordu Sedat içinden, “Nasıl olsa Eymir’e girişte kart sorarlar. Bizi takip etseler bile oraya giremezler.” Kafasında senaryolar uçuşuyordu: “Diyelim ki girdiler. Ne olacak? Orası Gölbaşı gibi değil zaten, daha güvenli. Bir şey yapmaya kalkamazlar.”
Eymir’in kapısından girerken daha bir rahatlamış haldeydi. Biraz ileride, solda uygun bir yere park edip, “Şurada gölü seyrederek birer kadeh yuvarlayabiliriz.” dedi, yanındaki arkadaşına. Bir yandan plastik bardaklara şarap koymaya çalışırken diğer yandan tüm dikkatini yoldan geçen araçlara vermişti. Malum aracın kendilerini hâlâ takip edip etmediğini öğrenmeye çalışıyordu. Görünürlerde yoktu. Sedat iyice rahatlamıştı.
Yarım saat kadar oyalandıktan sonra, yiyecek bir şeyler almak için biraz daha ilerideki Yelkenci Büfe’ye kadar geldiler. Büfeden ekmek arası köfte alıp, hemen arka kısımda, yoldan birkaç metre yükseklikteki çam ağaçlarının dibine oturdular. Buradan hem gölü seyretmek, hem de yoldan gelip geçenleri izlemek mümkündü.
Tam köftelerini yemeye koyulmuşlardı ki, ön taraflarına park etmekte olan aracı görünce yeni bir şaşkınlık yaşadı Sedat. Ancak bu kez ne endişe duydu, ne korku. Hatta tam tersi, içinde bir rahatlama hissetti. Bulunduğu yerden onları rahatlıkla gözetleyebilirdi. Ya daha önce yaptıkları gibi arabadan hiç çıkmayacaklardı; eh, onların bileceği işti. Ya da araçtan çıkarlarsa kim olduklarını görebilecekti. Böylece bir on dakika kadar geçti. Sonra aracın sağ arka kapısı açıldı. Araçtan çıkan kişi Handan’dı. Aslında tam da çıktı sayılmazdı. Sol kolu yarı açık araç kapısının üzerinde, öylece durup, uzun uzun Sedat’a ve yanındaki arkadaşına baktı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden arabaya bindi. Araba hareket etti.
Sedat son derece tedirgin olmuştu. Bir yandan Handan’ın uzun uzun kendisine bakıp bir şey söylemeden çekip gitmesi, bir yandan yanındaki kız arkadaşının soran gözlerle kendisine bakması, huzurunu iyice kaçırdı.
“Eski bir arkadaştı. Ayrılalı bir hayli oldu” diye açıklama yapma gereği duydu yanındaki kıza.
Heyecanını ve tedirginliğini üzerinden atabilmek için, şaraptan medet umarak, “Haydi içelim” diyerek bardağını kaldırıp, yanındaki arkadaşının bardağına dokundurdu. Tek dikişte bardaktaki tüm şarabı bitirdi.
Sakin görünmeye çalışıyordu; ama içi içini yiyordu. Acaba Handan gerçekten gitmiş miydi? Acaba gölün çıkışında ya da başka bir yerde yine karşısına çıkacak mıydı? Yanındaki kişi kimdi? Hiç araçtan inmemişti çünkü. Aracın içi de görünmüyordu.
Bir saat kadar daha oyalandıktan sonra toparlanıp kalktılar. Gölün karşı tarafını dolanıp Konya yolundan şehre dönmek yerine, Çankaya yönünden gitmeyi tercih etti. Yanındaki arkadaşını mahallesine bırakıp, kendi evine gitmek yerine işyerine yöneldi. İşyerinde bir süre oyalanıp, evine daha sonra gitmeyi planlıyordu.
Gün içinde geçen haberleri gözden geçiriyordu ki, gazetenin polis muhabirinin telaşla ve aceleyle, “Konya yolunda kaza olmuş, ben çıkıyorum” demesiyle irkildi.
Yarım saat kadar sonra muhabirden gelen ilk bilgiyle adeta yıkıldı: Kazada, kimliği belirlenemeyen bir erkek ölmüş, Handan (....) adlı bir bayan ise ağır yaralanmıştı. Ambulans bekleniyordu.
Sedat aceleyle çıktı ve Konya yoluna doğru hızla ilerlemeye başladı. Bir yandan da muhabirle bağlantı kurmaya çalışıyordu. Muhabirden, yaralının Trafik Hastanesi’ne götürülmekte olduğunu öğrenince, yönünü oraya çevirdi.
Hastaneye vardığında, yaralının birkaç dakika önce acil ameliyata alındığını öğrendi. Daha sonra yoğun bakıma alınacaktı ve yaralıyı görmesine olanak yoktu. Buna rağmen gece yarısına kadar bekledi; ancak çaresiz evine döndü. Tek tesellisi, yaralının yaşamsal tehlikeyi atlattığını öğrenmesiydi.
Kazada sağ kalçasında kırıklar oluşan Handan, bir süre daha hastanede yattıktan sonra ailesi tarafından İzmir’e götürüldü.
Handan’la ilgili Sedat’ın belleğine kazınan ve bir kez daha unutamayacağı son anı, o elim kaza öncesinde, Eymir gölünde, Handan’ın uzun, sessiz bakışları oldu.