Niye KKTC’nin ücreti, Türkiye’yi gerdi?
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından Derviş Eroğlu’nun başkan seçilmesi sonrasında yeni hükümet kuruldu.
Yeni hükümetin Başbakanı İrsen Küçük de mutad olduğu üzere ilk yurt dışı seyahatini Türkiye’ye (zaten başka bir ülke KKTC’yi tanımadığı için KKTC Başbakanının bu sıfatla, başka bir ülkeye resmi ziyarette bulunma şansı fazla yok) yaptı ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi.
İki Başbakanın görüşmesi sonrasında yapılan ortak basın toplantısı ise gerilime, tartışmalara neden oldu. KKTC’den bir meslektaşımız, gazeteci olarak Başbakan Erdoğan’a KKTC ekonomisi ile ilgili bir soru yöneltti. Yöneltmez olsaydı. Başbakan kızdı, köpürdü. Gazeteciyi azarladı. KKTC ekonomisine Türkiye’nin her yıl yaptığı katkıları, ekonomik yardımları, parasal destekleri sıraladı peşpeşe.
Bu sene 600 Milyon liradan fazla yardım yapıldığını söyledi. KKTC ekonomisini Türkiye’nin nasıl ihya ettiğini anlattı. Kızgınlığının nedenini de “ücret ve maaşlar” konusunda ortaya koydu.
KKTC’de çalışanların, 10-14 bin lira maaş aldığını belirterek, sanırız rakamı biraz daha “abartılı” hale getirmek, dinleyenlere “vay anasını” dedirtmek için, bir de “Eski parayla söylüyorum, 14 Milyar lira maaş alan var KKTC’de her yere eş-dost-ahbap doldurulmuş, Kıbrıs Türk Hava Yolları-KTHY niye battı?, bu maaşlar nerede var?” diye ilave etti.
Sonra da dönüp, KKTC Başbakanı İrsen Küçük’e “Sen ne kadar maaş alıyorsun, Sayın başbakan?” diye sorunda “7-8 Bin TL” diye yanıt verdi KKTC Başbakanı mahcup bir ifadeyle.
Bu diyaloga, KKTC’den, Demokrat Parti Başkanı Serdar Denktaş tepki gösterdi ve Başbakan Erdoğan’ın tavrını “Aşağılayıcı, küçük düşürücü” bulduğunu, KKTC Başbakanına “maaşını” sormasının kabul edilemez olduğunu, ayrıca “Yapılanların başa kakılmasının” hiç de “Hoş ve insani” olmadığını söyledi.
Şimdi olayı ve KKTC ekonomisini irdeleyelim.
15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson’un EOKA-B darbesi ve Makarios’u devirip Kıbrıs’ta Türklere yönelik katliama girişip, adayı Yunanistan’a ilhak etme girişimi sonrasında Türkiye “Londra ve Zürih anlaşmalarından doğan “Garantörlük” hakkını kullanarak adaya çıkartma yaptı. Diğer garantör ülkeler İngiltere ve Yunanistan’a “birlikte müdahale” teklifi götürdü. Ancak kabul etmediler, Türkiye’nin harekatının “meşru” olduğunu kabul ettiler. Zaten Nikos Sampson, darbeyi o dönemde Yunanistan’da iş başında olan “Albaylar Cuntası” askeri yönetiminin bilgisi dahilinde yaptığı için Yunanistan’dan destek beklenemezdi.
Kaldı ki, Türkiye’nin bu harekâtı sonrasında Yunanistan askeri cunta yönetiminden kurtuldu, demokrasiye geçti.
Fazlaca ayrıntıya gerek yok, Türkiye meşru hakkını kullanarak adadaki Türk nüfusun yaşam hakkını güvenceye aldı. O dönemde bütün dünya Türkiye’yi alkışladı. Ancak aradan geçen zaman içerisinde 1974’te yaşananlar unutuldu. Rum ve Yunan Lobisi, İngiltere’yi de arkasına alarak dünyaya Türkiye’nin adada “İşgalci” olduğu propagandasını kabul ettirdi.
Türkiye’ye yıllarca ekonomik ve askeri ambargolar uygulandı. Türkiye buna rağmen Kıbrıs Türkünü yalnız bırakmadı. Ekonomik, siyasi ve askeri olarak hep yanında oldu. KKTC kurulup bağımsızlık ilan edildikten sonra da süreç devam etti.
-KKTC’yi yalnızlığa ittiler….
Ancak acı olan gerçek, Türkiye’nin bugün neredeyse uğurlarına dünya ile ipleri kopartma noktasına geldiği Müslüman ülkelerin, Türki Cumhuriyetlerin hiç birisi KKTC’yi tanımadı. En son Kosova bağımsızlığını ilan etti, Türkiye Kosova’yı hemen tanıdı,Makedonya’yı da öyle. Ama ne Kosova, ne Makedonya, ne Bosna –Hersek, ne Arnavutluk…KKTC’yi tanımadı.
Son dönemde vizeleri kaldırdığımız Suriye, Ürdün, uğruna ABD ve İsrail ile “kavgalı” olduğumuz İran, caddelerimize adını verdiğimiz, Hindistan’dan bağımsızlıklarını alır almaz tanıdığımız, Cinnah ve İkbal’in ülkeleri Pakistan ve Bengladeş de tanımadılar.
ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, AB ülkelerini saymaya bile gerek yok. Onlar Kıbrıs’ın “resmi” temsilcisi olarak Rumları tanıdılar ve AB’ye de üye yapıp, kanatları altına aldılar. Üstelik KKTC Annan planına “Evet”, Rumlar “Hayır” dediği halde.
Kısaca, KKTC ve Kıbrıs Türkü 36 yıldır dünyadan tecrit vaziyette yaşıyor. Tek çıkış kapısı, tek tanıyanı, destekleyeni Türkiye. Yıllardır bu böyle 1974’ten önce de, sonra da.
KKTC Ekonomisi, bütçesi, enerjisi, iletişimi, ulaşımı vb. hemen hepsi Türkiye üzerinden. Şimdi Türk yatırımcılar son dönemde adaya tatil köyleri oteller kurmaya başladı. KKTC’nin turizm gelirleri artmaya ekonomisi gelişmeye başladı. Uluslar arası standartta üniversiteler ile KKTC eğitim sektöründen para kazanmaya başladı.
Ama yine de 1978’de resmi sayıma göre 146 bin 740 olan nüfus, 2007 rakamlarına göre 265 bine ulaştı. Gayrıresmi verilere göre ise 500 binin üzerinde. Adanın toplam nüfusu ise (Güney-Kuzey/Rum-Türk) 1-1.2 Milyon.
-KKTC halkı, Avrupa standartlarında Anavatan’dan önde…
Uzun yıllar İngiliz yönetiminde yaşayan Kıbrıs adasında, Türkler de batılı mantık ve felsefeyi, örgütlenmeyi, haklarını aramayı öğrenmişler, biliyorlar. KKTC Anayasası, 1960’ta Türkiye’de hazırlanan en özgürlükçü (1971, 1982 darbeleriyle ortadan kaldırıldı) anayasanın daha da ilerisinde özgürlükler, örgütlenme ve insani haklar içeren bir anayasa.
İşçilerin, memurların sendikal hakları, grev hakları, toplu sözleşme hakları var. Türkiye daha hâlâ memurlara toplu sözleşme hakkı vermedi. Toplu görüşme diye uyduruk bir sistemle avutuyor. Asgari ücret her altı ayda bir belirleniyor ama, işçilerin koyduğu “şerhler” ve asgari ücretin 4 kişilik bir aile için belirlenmesi talepleri kabul görmüyor.
Memuruna yüzde 2-3’lük zamları reva gören Türkiye, işçilerine de özelleştirme ile “kapıyı” gösteriyor. Sendikalı işçi sayısı sürekli geriliyor. TEKEL işçileri hak aradığında “yan gelip yatanlar” olarak nitelendirilip, Başbakanın bile hakaretine maruz kalıyor. Polisten dayak, cop, göz yaşartıcı bomba yiyor.
Dolayısıyla KKTC’de memur ve işçi sendikaları Avrupa standartlarında mücadele ediyor. Hakkını alıyor. Asgari ücret 1000 TL’yi buluyor. Türkiye’de Türk-İş’in, Kamu-Sen’in her ay yayınladığı, yoksulluk sınırı, açlık sınırı, geçinme endeksi tutarları aylık 2 bin lirayı bulurken, devlet memurunu bunun yarısı kadar maaşla çalıştırıyor. Emeklisine insanca yaşam ücreti, emekli ikramiyesi vermiyor.
-İşçiye, memura sendika, toplu sözleşme, grev…Ya Türkiye?
Şimdi KKTC memurunu, işçisini kıskanmanın, tepki göstermenin, ücretine-maaşına göz dikip, kınamanın manası yok. Çünkü olması gereken ücret düzeyi, insanca yaşam için gerekli maaş düzeyi bu. Şayet, Türkiye’deki işçi ve memurlara “kötü örnek” oldukları düşünülüyorsa, o başka.
Kaldı ki, Sayın Başbakanın eleştirdiği “Yüksek ücretle işlere yakınları, akrabaları, hısımları” doldurma işinin alâsı Türkiye’de var. İktidara yakın işadamlarının, gazetecilerin, bürokratların, bakan-bürokrat çocuklarının nasıl servetlere “gark” oldukları her gün yazılıp çiziliyor.
Genç yaşta daha liseyi bitirmeden “iş adamı” olan, deniz filosu kuran, enerji, güvenlik, mısır, tavuk, inşaat işlerine soyunanlar bu ülkenin Cumhurbaşkanının, başbakanının, bakanlarının, iktidar partisine mensup belediye başkanlarının çocukları. O yüzden KKTC için “model ülke” Türkiye!
Başbakan yardımcılarının çocukları, kızları, gelinleri, damatları, KPSS’ye bile girmeden bu ülkenin kamuda en yüksek maaş ödeyen, TPAO, SPK, BDDK, Özelleştirme İdaresi, Akreditasyon Başkanlığı vs. yerlerde, daha üniversiteyi bitirdiklerinin ertesi günü işe başlıyorlar. Yıllardır KPSS’den geçip, kadrolu öğretmen olamayan gençler ise intihar ediyorlar.
En azından KKTC insanlarına insanca yaşamaları için, insanca ücret-maaş veriyor. Örgütlenme, sendikalaşma, toplu sözleşme, grev hakkı tanıyor. Pazarlığa oturuyor. Onlar da pazarlık masasında talep ettikleri hakları kopartıyor, alıyor. Türkiye, Memur Sendikalarını, İşçi Konfederasyonlarını, Esnaf Konfederasyonlarını adam yerine bile koymuyor, neredeyse muhatap almıyor.
O zaman da memurun maaşı 4-5 bin lira, müdürün maaşı 10-15 bin lira, emeklinin maaşı 2-3 bin lira, emeklinin ikramiyesi 2 milyon lira oluyor. O yüzden kızmanın, azarlamanın, aşağılamanın manası yok.
-KKTC Başbakanına sömürge valisi muamelesi, erkeğe maaşı sorulur mu?
Hele, hele, ülkemizde konuk olan KKTC Başbakanına “sömürge-koloni” muamelesi yapıp, “Senin maaşın kaç para Başbakan?” diye tüm medyanın, canlı yayın yapan televizyonların önünde sormak, ne insanlığa, ne siyasi nezakete sığar mı?
Başbakan Erdoğan’ın özellikle Türkiye’nin KKTC’ye bugüne kadar yaptığı yardımları, verdiği ekonomik destekleri, paraları, hibeleri, borçları sayması ise çok üzücü. En azından Sayın Başbakanın hep savunduğu “inanç” sistemi açısından üzücü, utandırıcı, onur kırıcı.
İşte Ramazan yaklaşıyor. Yine yardım paketleri, yoksullara erzak paketleri için utanç kuyrukları oluşacak. Oysa yardım da, sadaka da, hayra geçmesi için gizli olmalı değil mi? Yardım ettiğinin başına kakarsanız, yardım ettiğinizi cimle aleme ilan ederseniz, yardım edileni incitir, rencide ederseniz, herkesin içinde rezil ederseniz o yardımın, o iyiliğin anlamı kalır mı? Sanırım, Sayın Başbakan da KKTC’li gazeteciye kızıp, söylediği sözlerden, KKTC Başbakanına yaptığı muameleden, sonradan düşündüğünde, TV’de izlediğinde rahatsız olmuştur.
Hem erkeğe maaşı sorulur mu? Hem de herkesin içinde, medyanın önünde. Gazze için, Kudüs için, İran için Türkiye tüm dünyayı karşısına alma pahasına tavır koyarken, KKTC için hâlâ ABD’den, AB’den, Müslüman ve Türki ülkelerden bir destek bulamıyorsak, bunun ardında yukarıda irdelediğimiz tavır ve tutumun bir yansıması olamaz mı?
Yani KKTC’yi, KKTC Başbakanını, insanını, çalışanını, işçisini, memurunu Türkiye dahi “adam yerine” koymuyorsa, kızıp, azarlıyorsa, “Paranı ben veriyorum, kaç para maaş alıyorsun, niye bu kadar çok kazanıyorsun?” edasıyla hesap soruyorsa, diğer ülkeler KKTC’yi niye tanısın ki?
Türkiye’nin “Beslemesi” olarak görüyorlar belki de. Hem niye KKTC’nin ücreti, Türkiye’yi gerdi?